Yavaşla...

Hep söylenen bir şey var. Evren semboller ve mesajlarla konuşur diye. Kesinlikle, bütün kalbimle buna inanıyorum. Ancak bu işaretler her zaman aynı kolaylıkta anlaşılamıyor. Gösterilmek istenenler muhatabı tarafından görülmedikçe işaretin dozu artıyor. Ben bunun son aşamasının hastalıklar olduğunu düşünüyorum. O vakte kadar pek çok uyarı gelse de kişi anlamayınca öyle bir şey oluyor ki, bir sağlık sorunu bizi olmamız gereken merkeze çekiyor…
Bu girişi, şunun için yaptım. Ağustos başında seyahate çıktığımda, arabamdan bir ses gelmeye başladı. Mecburen hızımı düşürdüm, göstergeleri takip ettim, güvenli bir alana ulaşınca da görüştüğüm tamirciler 60’ı geçmezsem sorun yaşamayacağımı ama yine de ertelemeksizin aracı tamir ettirmem gerektiğini söylediler. Ben yazın büyük bir kısmını bu arızayla, 60’ı geçmeden, son derece sakin bir sürüşle geçirdim. İstanbul’a döndüğümde de, çeşitli sebeplerle araç hemen tamir edilemedi ve ben ya toplu ulaşımı kullanmayı tercih ettim, ya da aracı daha yavaş ve dikkatli kullanarak seyahat etmeyi.
Ve bu sabah, nihayet arabam tamir edilmek üzere götürülürken, verilen mesaj zihnime düştü: “Yavaşla“…
Bu sabaha kadar, yavaş olduğumu sanıyordum ve fiziki davranışlar olarak oldukça yavaştım evet ama zihnim koşuyordu. Hemen olmasını istediğim şeyler vardı. Öyle ki, evrenle pazarlığa girişip tam bir takvimle herşey belli olsa ve ne olacaksa hemen olsa diye sabırsızlık gösterdiğim anlar pek çoktu. Hatırlayamadığım sayıda tohum ekmiştim geçtiğim yollarda ve geriye dönüp bakınca yerlerinde ağaçlar görmek istiyordum. Oysa bazıları minik bir fidana dönüşse de çoğunun tohumu çatlamamıştı bile.
İşte bütün bu görmediğim mesajlar bana araba üstünden verilip, geçtiğin yerleri izle, seyahatin keyfini sür, yolda olan biteni fark et deniyordu. Ve ne rastlantıdır ki, ben 60’la tırların arasında giderken, kamyonlar beni sollayıp geçerken ve acelesi olduğu belli araçlar yanımdan adeta uçarken, bazen bir benzin istasyonunda, bazen yemek molasında, bazen de ileride sıkışan trafikte hepsiyle yanyana ya da arka arkaya duruyorduk. Evet, ne kadar koşarsan koş, ilahi plan içinde olman gerektiği yerde oluyorsun ve asıl mesele, o noktaya nasıl vardığın oluyor. Eforla, telaşla, yetişemeyeceğin ve birşeyler kaçırdın hissiyle mi, yavaş ve sakin, her anın farkında olarak mı?
İstanbul’un bu güzel yağmurlu gününde, evrenin mesajını duyan kalbime teşekkür ediyorum. Aldım, kabul ettim. Ve diliyorum ki, hepimiz tüm mesajları iyilikle, güzellikle alalım ve sevgiyle kucaklayalım.
Mutlu bir haftasonu olsun herkese…
Pınar,
İstanbul
20.09.2019
Balıkta Dolunay...

14 eylülde balık burcunda meydana gelecek olan dolunay, başladığımız işleri tamamladık mı, tamamladıysak hakkını vererek mi yaptık diye soruyor. Gündelik hayatta o kadar çok “-meli,-malı” cümlesi kuruyoruz ki bazen o işi neden yaptığımızı bile unutuyoruz. Onun için şimdi, elimizde hangi işler var, bunları yapmamız zorunlu mu, yapmamızın zorunlu olduğu ama ertelediklerimiz neler, hepsini gözden geçirme zamanı. Bu işler bir lafla, sözle, imayla karşımıza çıkıp bazı şeyleri kökten değiştirmemize neden olabilir. Özellikle ruhsal anlamda ve iç dünyamızda bir süredir bağlı hissetmediğimiz ama bırakmaya da cesaret etmediğimiz tüm incelmiş ipler kopabilir. Öyle güçlü bir hasat enerjisi var ki, kendi başımıza yapamadığımı tüm temizlik, sistem tarafından gerçekleştirilecek. Bazı şeylerin yürümediğini bildiği halde adım atmaya cesaret edemeyenlerin ama deyip bahane üretmesi için verilen süre tamamlandı. Evren bize kendi düşen ağlamaz diyor…
Zihnimizin ürettiği mazeretlerin, çaba harcamadığımız hayallerin, hiçbir şekilde ruhumuza, zihnimize ve bedenimize iyi gelmediği halde sürdürdüğümüz yaşam alışkanlıklarımızın artık yeniden gözden geçirilme zamanı. Keyif için deyip kendimizi kandırdığımız bağımlılıklarımızı görme vakti. Bir taneden bir şey olmaz diye ağzımıza attığımız her yiyecek, ama özür diledi diye affettiğimiz her kişi, koşulları iyi ne yapayım deyip bırakmayı göze alamadığımız ama içten içe dengemizi bozan ne varsa uzun süredir kendini gösteriyordu ama şimdi senin bırakamadığını o yapıp seni bırakacak. Baştan şanssızlık gibi görünecek pek çok olay, peşinde müjdeler saklıyor. Kurban psikolojisinin girdabına girmeden, bu neden benim başıma geldi deyip sormak ve ilerlemek gerekiyor. Kendine acıyarak, suçu başkalarına atarak, hayata küserek bir yere varılamadığı defalarca deneyimlendi. Artık bize hizmet etmiyor. Bırakın, gitsin…
Eskiyi bırakıp yeniye yer açtığınızda, hemen gözümüzün önünde duran fırsatlar berraklıkla parlayacaklar. Vücudumuzu ve ruhumuzu doğru beslemeyi ve geliştirmeyi öğrendiğimizde zihnimiz daha yaratıcı, kendi yeteneklerini ortaya çıkarak, çevresiyle uyumlu ve huzur dolu düşünceler üretecek. Ama önce gözlerdeki sis perdesi, kalpleri örten ne varsa onlardan sıyrılmak, kendi karanlığımızın karamsarlığından başımızı kaldırıp bulutlardan süzülen ışığı görmek zorundayız. Şükretmeden geçen her an ziyan oluyor. Şimdi dur, nefesin, bedenin, duyumsadığın herşey için şükret.
Kendimize yeni yollar açıp yeni hedefler koymaya çalışırken, geçmişten getirip yanımızda taşıdığımız, aslında ne mantığımıza, ne hayat görüşümüze, ne yaşam felsefemize uymayan ama bilinçaltından gelip davranışlarımızın temelini oluşturan bazı kök inançların da artık dönüşme zamanı. Ağzınızdan çıkan lafları tartıyor musunuz? Konuşan kim? Anneniz, babanız, öğretmeniniz, misafirliğe gelen komşu kadın? Bilinçaltımız bir şekilde çer çöple doluyor ve çer çöp bizim davranışlarımız, karakterimiz, hayata verdiğimiz anlam olarak dış dünyaya yansıyor. Ama tüm dikkatinizle baktığınızda farkedebilirsiniz ki, o siz değilsiniz. Şimdi, bunları değiştirip temizlemek için de harika bir zaman. Özellikle bilinçaltına inen nefes, regresyon, aile dizimi, theta healing gibi çalışmaları güvenilir ve ehil kişilerle yapmanızı ve açılan şifa kapılarından geçmenizi çok öneriyorum. Hangisini seçmeniz gerektiğini kalbiniz söyleyecektir. Yol, işaretlerle dolu, görmeye, anlamaya ve farketmeye niyet edin sadece…
Önümüzdeki günler sisli, puslu, çok yağmurlu, ölçünün kaçtığı, şirazenin kaydığı, akıl ve mantığın devre dışı olmuş gibi hissettireceği zamanlarla dolu. Balık dolunayı güçlü bir dip dalgası yaratıp arınma ve şifa yaratmak üzere geliyor. Yukarıda yazdığımı tekrarla, herşeyin elinizden kayıp gidiyormuş gibi hissettiren olaylar, sımsıkı tutmaya çalışıp direnmeler yüzünden. Akışta kalın, nefes alın, hafifleyin ve arının. Sular epey karışacak ve gözgözü görmeyen zamanlardan geçerken elimizde sadece sezgilerimiz kalacak. Onun için ruhunuza ağırlık verenlerden, zihninizi bulandıranlardan kurtulun ve kalbinizi açın. Tek ihtiyacımız olan şey koşulsuzca seven ve teslim olan cesur yürekler…
Kalbiniz rehberiniz olsun…
Düşe kalka...

Ben bugün düştüm. Matımın üstünde, uzun süredir yapmayı denediğim bir pozu yaptığım için kendimi tebrik ederken, düştüm. İki dizimin üstüne, küt diye…
Düştüm, canım çok yandı, canım yanınca anında tansiyonum düştü ve gözlerim karardı, bayılmaya direnip hocaya seslendim, fısıltıyla. Can acısından mı, kendimi tutma çabamdan mı bilmiyorum, sesim öyle az çıktı ki, ben bile şaşırdım… Sonra hoca geldi, bacakları havaya dikip yatarak buz koyduk falan… Bu kısım, “düşme” kısmının bana düşündürdüklerinin yanında magazin bilgisi gibi kalıyor şu an.
Dizimde buzla bacaklarım havada yatarken ve sınıf derse devam ederken, epey düşündüm. Dersin hedef pozunu yapıyor olma gururunu yaşayacakken kendimi yerde bulunca, haliyle bu düşüş bana ne söylüyor diye kafa yordum.
İlk farkettiğim şu oldu ki, ben eskiden, düşsem bile hiçkimseden yardım istemezdim. Onun için de kimsecikler düştüğümü farketmez, düşmekten dolayı yaşadığım duygu fırtınalarını görmez, görseler de anlam veremezlerdi. Bugün o kısık sesim için kendime teşekkür ettim. Yardım istemeyi nihayet öğrenebilmiş olmamı takdir ettim.
Şimdi evde hala dizlerde buzlarla bu satırları yazarken, düşüncelerimde derinleşmem sürüyor. Düşmüşsün, kalmışsın, geç işte, daha ne diyenler olabilir. Eskiden ben de böyle düşünürdüm. Yogaya başlamadan ve mattaki tavırlarımın gerçek hayattan yansımalarını farketmeden önce. Şimdi biliyorum ki, matta nasılsak hayattaki duruşumuz ve tepkilerimiz de öyle. İnatlaşmalarımız, vazgeçişlerimiz, zihnimizin oyununa gelip hikayelerin içinde kaybolurken anı kaçırışlarımız…
Dizlerin manası, ikisinin birden üstüne düşmenin verdiği mesaj ve düştüğüm pozun manası da öyle derin ki, sindirmem zaman alacak. Beden bizimle ince mesajlarla konuşup, mesajı anlamadığımız anda hızlıca silkeliyor. O silkelenmenin zamanı geldiğinde, gökyüzü de destek verip bugünkü mars uranüs karesinde olduğu gibi, dört koldan kader ağlarını örüyor. İşaretlere, düşe kalkma ilerlemeye, her aksiyonun yarattığı etkiyi gözlemleyerek yol almaya ve daha pek çok şeye şükran duyuyorum şu an.
Ah bir de mesajları çok sarsılmadan görebilmeyi öğrensek…
Yeni bir oyun...

Yazmaya niyetlenip çok cümle kurduğum ama hepsinin etrafa savrulduğu zamanlardan geçtim. Upuzun bir ara oldu ‘ben artık oynamıyorum’ dedikten sonra. Ve ne derler bilirsiniz. Söz büyüdür. Yazdığım cümle gerçeğe dönüştü ve bazı oyunlardan çıktım. Bile isteye, farkederek, neden yaptığımı anlayarak. Ve bazı oyunların kuralları yeniden belirlendi. Bağ kurarak bulunduğumuz her ilişkide olduğu gibi, mutabakat sağlamak kolay değildi tabii. Ama saklambacın kuralları da bir anda oluşmuş olamaz zaten, değil mi?
Şimdi, yeni bir yolun başında, aklımda Nazım’ın dizeleriyle bekliyorum.
“Su başında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.
Su başında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.
Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.
Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze .
Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek…
Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…”
Bu site için de yeni bir dil, yeni bir anlaşma tasarımı kalbimden geçiyor. Bu işin profesyonelleri, kurumsal dil, cool görünüm, mesafeli sıcaklık, marka kimliğine uygun duruş tavsiyesinde bulunuyor. Markası anka kuşunun rengarenk kanatlarına ve bulutların birbirine benzemez hallerine yüklenince, bir parça değişim kaçınılmaz değil midir?
Onun için sorum sana sevgili okuyucu. Ne görmek istersin, hangi konular daha çok buluşturur bizi birbirimizle, daha interaktif olmak kulağa nasıl geliyor?
Sorularımı bıraktım, cevaplarınızı beklerim.
Sevgiyle açılsın bu hafta tüm kapılar…
Ben artık oynamıyorum...

Kendi yarattığımız, ya da dışardan öğrendiğimiz pek çok illüzyonun içinde yaşıyoruz. Hayatımızın bazı alanları “sanmak” ve “zannetmek” üzerine kurulu. Elimizdeki verilerle kendimizce çıkarımlar yapıyor, sonuçlara varıyor, bilinçaltımızdan gelen sinyallerle de onları doğru kabul edip herşeyi o “bildiğimiz” alanlara inşa ediyoruz.
Ya aslında inandıklarımız, güvendiklerimiz, doğru diye sırtımızı dayadıklarımız yoksa?
Var olanlar, bildiğimiz ve inandığımız gibi değilse?
Ailemizden, medyadan, arkadaşlarımızdan bize yansıyanlar sadece görmemizi istedikleri gibiyse ve gerçeğin tüm bunlarla uzaktan yakından alakası yoksa?
Bildiğiniz herşeyin doğruluğundan yüzdeyüz emin olabiliyor musunuz?
Ya da şöyle sorayım, doğru olup olmadıklarını kendinize soruyor musunuz?
Gerçeklik sandığımız herşey, biz ona inanana kadar var.
Doğru diye peşinden gittiklerimiz, perspektifimizi değiştirince yerini belki kuşkuculuğuna bırakabilir.
Soru sormayı bıraktığımız, herşeyi sunulduğu gibi kabul ettiğimizde, illüzyonun derinliğinde kayboluyoruz. Sistemin içinde durduğumuz yer çok güvenli görünse de, kendimiz olmaktan vazgeçiyoruz. Değerlerimiz, önceliklerimiz, üstünde durduğumuz zemin, özgürce seçtiğimiz olmaktan çıkıyor. Ve bir gün bunca yıl nasıl geçti diye sorarken buluyoruz kendimizi.
Evet nasıl geçiyor bunca yıl? Kim koyuyor kuralları? Sorular sizi rahatsız ediyorsa, cevap vermek içinizden gelmiyorsa, verdiğiniz cevaplarla boğazınız düğümleniyorsa, biraz orada kalıp durun.
Hep yazdığım gibi, herşey farkında olmaya başlayınca değişiyor.
İllüzyondan çıkmayı talep edin, niyet edin, harekete geçin.
Oyun sizin değilse, her zaman bırakabilirsiniz. Kendinize yüksek sesle söyleyin.
BEN ARTIK OYNAMIYORUM…
Tohumlar çatlarken...

Geçen yıl bu zamanlar instagramda tomurcuk halindeki bir orkide fotoğrafı paylaşıp altına da uzunca bir yazı yazmışım. Demişim ki,
Duyguların dönüştürülmesinden, şifalanmaktan bahsederken çoğu zaman atladığımız bir şey var. Bu söylediklerimin gerçekleşmesi, birdenbire kendini mükemmel hissetmek, aniden herşeyin tozpembe olması demek değil. Dönüştürüp şifalandırmak için önce o duygunun içinden geçmek gerekir. Öfkeden çılgına dönmek, kıskançlıktan gözünün kararması, kendini dünyanın en zavallı insanıymış gibi hissederken kalbin daha fazla dayanamayacakmış sanmak… Hepsi mümkün. O can acıtan, yakıp kavuran duyguyu hissetmek, sana hizmet etmediğini farketmek, dönüşmesine niyet etmek…
Duyguların dönüştürülmesi emek isteyen, farkındalık gerektiren ve çokça zorlayan bir deneyim. Ama verdiği özgürlük duygusu tarifsiz. Gökyüzünde bizi destekleyen çok güzel açılar var. Balık burcu şifa dağıtmaya devam ediyor. Ama en can yakan şekilde de suratımıza kocaman bir ayna tutuyor. Aynadakini görüp tanıyarak ruhumuzu özgürleştirebiliriz. Denge için bu şart. Durun, bir nefes alın ve o anki duygunuzun adını koyun. Ve size verdiği hisle kendinize sorun. Ben hayatıma bu duyguyla devam etmek istiyor muyum? Bana hizmet ediyor mu? En iyi çözüm, her zaman o duygunun içinden geçmek. Yolunuz açık olsun…
***
Hayatta tesadüflere inanmadığımı, herşeyin ilahi bir plan dahilinde önümüze geldiğine ve karşımıza çıktığına inanıyorum. Bir yıl önce yazdığım yazının şimdi hatırlatılıyor olması da kesinlikle o planın bir parçası. Hatırlatılıyor, çünkü ruhlarımız yeniden seçimler yapmak üzere başka mecralara doğru ilerletiliyor. Gökyüzünde muhteşem bir neptünyen balık dolunayı vardı dün. Uranüs değişmeyen bir şey kalmasın diye sağlamcı burç boğaya geçti. Güvenip tüm sistemimizi üstüne kurduğumuz herşeyin sorgulanacağı ve sağlam bildiklerimizin aslında bir illüzyon olduğunu yaşayacağımız günler olacak… İçimize atıp bastırdığımız tüm duygular görünür olup arınmak ve tazelenmek için bekliyor. Bunların işareti herkese farklı şekilde veriliyor. Bazen küçük ipuçlarıyla, bazen daha sarsıcı olaylarla. Anlamak, görmek ve ne şekilde göğüsleneceğine karar vermek tamamen kişisel bir seçim ve kişinin farkındalığıyla alakalı.
Mart başında, baharın ilk günlerinde, tüm tohumlar kendilerini sımsıkı saran o kabukları delip toprağın yüzeyinden baş göstermek ve güneşle buluşmak için zorlu bir deneyimin içinde. Nisan ve mayısta özgürce ve en güzel halleriyle ılık bahar melteminde salınmak için, şimdi o yolu aşmaları gerekiyor. Hiç farkımız yok, şu an biz de öyleyiz. Ruhunuzu, kalbinizi sıkan her ne varsa, bilin ki, peşinden gelecek müjdelerin habercisi. Kolay değil, ama denemeye değer.
Varoluşun en güzel hallerinde, özgürce, cesaretle ve umutla parlamak niyetiyle…
Yol arkadaşım kristaller...

Blogda en az kristallerden bahsettiğimi farkettim. Oysa onlar olmadan günüm geçmiyor ve hayatımın merkezinde çok önemli bir yerleri var.
İlk kristalimi ne zaman aldım, ne zaman ilgilenmeye başladım hatırlamıyorum. Ancak şimdi geriye dönüp baktığımda, hayatımda her zaman bir yerleri olduğunu, kendim alıp değişik formlarda aksesuar olarak kullandığımı, sevdiklerime hediye ettiğimi ve her zaman doğru olanı seçtiğimi farkediyorum. Ruhun, kendine iyi gelen ne varsa onu bulduğu, kadim bilgileri hatırladığı ve hayatına aldığına inanıyorum.
Dolayısıyla ben de kristaller ve doğal taşlarla mesafeli bir samimiyet içindeyken, çekim güçlerine kapılıp onlarsız olamaz hale geldim. Yapıları, içerdikleri elementleri, neredeyse insanlığın varoluşundan beri farklı amaçlarla kullanılıyor oluşları araştırmalarımı derinleştirdikçe beni daha fazla kendine bağladı. Dünya ananın koynunda besleyip sakladığı en saf ve temiz enerji kaynaklarıydı ve herbiri bir hazineden farksızdı.
Şimdi bu satırları yazarken bile kalbim bir başka çarpıyor. Her yeni günde kristallerle ilgili yeni bir bilgi öğrenmenin hazzı ise paha biçilemez…
Peki, kristallerle ne yapıyorum?
Ben astroloji bilgimle kristalleri birleştirmeyi seçtim. Doğum haritası öyle güçlü ve dönüştürücü bir rehber ki, hayatlarımızın en gizemli yanları haritayı açınca sereserpe ortaya çıkıveriyor. Ben haritadan ipuçlarını toplayıp, yaşamlarımızın desteklenmesi gereken alanlarına, muhteşem enerjili kristallerle küçük dokunuşlar yapıyorum. Elementleri, gezegen yerleşimlerini, özel açıları ve haritadaki ilgi isteyen alanları analiz edip orada hangi enerjiye ihtiyaç var ve bunu hangi kristalle tamamlarım diye inceliyorum. Taşı seçtikten sonra da onu istediğim bir forma sokuyorum. Bazen bir bileklik oluyor, bazen yalın haldeki kaya parçası halinde bırakıyorum, bazen boyundan kalp çakrasına değen bir kolyeye veya malaya dönüşüyor. Doğum haritası ne istediğini söyleyince, taşlar da ne yapacağını biliyor.
Benim kristallerle yolculuğum, bildiğim ve öğrendiğim herşeyin birleştiği bir potadan doğan anka kuşu misali. Bir ankanın kanadına bağladığım hayallerim ilk olarak kristallerle vücut buldu. Ondandır ki onlar benim en kıymetlilerim. Her geçen gün birbirimizi daha iyi tanıyarak ve enerjimizi birbirine akıtarak ilerliyoruz. Eski ve sır zamanların yoldaşlığından bugüne ve çok daha ileriye uzansın yolumuz, dileğimdir.
Başka postlarda kristalleri tanıtmayı, pandülden bahsetmeyi, kendinizi dengelemek için ihtiyacınız olanı nasıl seçebileceğinizden bahsedeceğim. O parlak büyülü dünyada yeniden görüşmek üzere…

Ve öyle de oldu...

Dünyanın şu an içinden geçmekte olduğu enerji değişimi, hepimizi hayatlarımızın farklı yerlerinden yakalıyor. Pek çoğumuz bulunduğumuz işte sıkışmışlık hissinde, bazılarımız yaşadığı şehirden ardına bakmadan uzaklaşma düşüncesinde, kimimize yaşadığı evler ve ilişkiler hapishane gibi geliyor. Gözlemlediğimde, bu durumun herhangibir yaş kuşağını kapsamadan iyi kötü herkesi etkilediğini farkediyorum.
Evet bırakmak, yenilemek, değiştirmek istiyoruz. Peki bırakmak istediklerimiz? Onları birlikte olduğumuz süre içinde yeterince onurlandırdık mı? Şu an boğulmuş hissettiğimiz işimiz, uzun yıllar geçimimizi sağlamış ve bizi maddi açıdan rahat ettirmiş olabilir. Kurtulmak istediğiniz şehrin sokaklarında hiç mi güzel anınız yok? Ya bırakmak istediğiniz ilişkide, tek bir gün bile mutlu olmadınız mı?
Bırakmak istediğiniz ne varsa onu düşünüp, onunla ilgili yaşadığınız güzellikler için teşekkür edip onurlandırdıktan sonra salıvermekle ilgili niyetlerinizi yapmanızı öneriyorum. Ondan sonra istediğiniz gelişmelerin daha hızlı gerçekleştiğini göreceksiniz. Ayrıca bir diğer konu, tüm bu salıvermelerin, kucak açılmak istenen yeniliklerin hayatınıza kolaylıkla ve rahatlıkla gelmesini dileyin. O zaman herşey tam vaktinde, sizin için doğru zamanda olacaktır. Rahatlık ve kolaylık dileklerde eksik bırakıldığında, yaşanan değişim şok etkisi yaratabiliyor. Siz yeni bir kariyer planlarken aniden işten çıkarılabiliyor, ev değiştirmek isterken evsahibi daha erken davranabiliyor ya da aradığınız yeni ilişki rüzgar gibi gelip geçiyor. Onun için her ne olacaksa kolaylıkla, huzurla ve en hayırlı şekilde olsun…
Bugünkü ilham kaynağım, çok sevgili yoga hocam Mey Elbi “Oldurmaya çalıştığımız herşey eninde sonunda daha da çıkmaza giriyor.” Demiş. Evet oldurmaya çalışmak yerine önce elimizdekilere teşekkür ve kendimizi takdir ederek işe girişip sonrasında ne istiyorsak o olmaya niyet edebilir, ilk adımı atabiliriz. Gerçekten olduğunu düşlediğimiz herşey bir gün bizi bulacaktır.
Kolaylıkla, huzurla, mutlulukla OL’sun…
Ve öyle de OL’du…
Kovada yeniay...

15 derece kova burcundaki yeniaya doğru ilerliyoruz. Kimimiz koşar adım gidip bir an evvel hedefe varmak istiyor, kimimiz vardığı yerin şaşkınlığı içinde beklemede. Çok daha öncelerde başlayan değişim ve farklı enerjilerle sarmalanma spiralinde bir adım daha yukarılara taşınıyoruz şimdi. Zira kova, asi, bazen huysuz, orjinalliğe meraklı ve sıkılgan bir çocuk. Bir yanıyla aynı düşüncede kalmaya meraklı, fikirlerinde inatçı olabilen ve sabitken diğer taraftan uranüsün sağı solu belli olmayan sürprizleriyle dolu. Onun için, kova bizi bir adım daha ileriye taşımak için sahnede yerini alıyor.
Her ne kadar haritanın yükseleni teraziyle başlasa da, akrep etkisi 1. Evin tamamını kaplamakla yetmemiş, 2. Eve de etkilerini göndermiş. Akrep dipten taşıdığı Plüton enerjisiyle kendi gerçeklerimizle yüzleşmemiz için altımızdaki zemini çekip bizi bambaşka gerçeklikler içinde bırakıyor. Ruhun en çıplak halinin akrepte görüldüğünü düşünmüşümdür hep. Zira yılanın deri değiştirmesi gibi, akrebin etkisi altına aldığı ruhlar da kendi tekamüllerinde kırk kat hırkadan bir bir soyunmayı öğrenirler. İşte bu yeniayda akrep yeniden kalbimize, görünenin ötesindeki varlığımıza bakmamız için bazılarımızın zorlandığı, bazılarımızın kolaylıkla üstesinden gediği bir dizi olaylarla sahnedeki yerini alıyor. Terazinin verdiği kafa karışıklığı ve ne yapacağını bilememe hali, ince bir ipte yürüyen cambazlara dönüştürse de bizi, dünya hayatında da geçilecek çok köprü var ve biz bir süredir ilerliyoruz üstünde.
Yeniay, haritanın 4. Evinde ve 19 derecedeki merkürle de tam olmasa bile kavuşum dereceleri içinde. Akrep ruhunu soyarken, sen de dön bir köklerine bak, içtenlikle bağ kur ve artık özgürleş diyor. Herkesin hayatında pek çok karmalar, aile travmaları, hiç konuşulmamış hikayeler var. O hikayeler, konuşulmayıp geri plana itildikçe, daha da güçlendi bu vakte kadar. Şimdi, dedikodudan uzak bir açıklıkla hepsini görüp, konuşup onları bırakma, yeniden başlama zamanı. Çünkü artık o alanda ışıklar yandı, karanlık odalar gözler önünde ve aileden gelen ne varsa görünür halde. Samimiyetle kabullenmeden bitmeyecek. Kendi sesine kulak verip duyacaklarına hazır mısın? Çünkü burda duyacakların, başka alanlarda da önünü açacak. Mesela, çocuklarınla ilgili kendini kandırdığın konulara da “uyanabilirsin”. Kendini kurban yerine koyuyorsan aşkta, bilincinde öyle kırıntılar varsa, artık bunları iyileştirmen gerektiği de gösteriliyor şu an, görebiliyor musun?
Bugünkü gökyüzü olayının adı yeniay ama, eski enerjileri farkedip salıvermekle ilgili çok güçlü etkiler taşıyor. Satürnle Plüton tam kavuşma yolunda birbirlerine oldukça yaklaşmışken ve Uranüs marsla flört ediyorken, şimdiye kadar verdiğin savaşları, yaptığın mücadeleleri, güvenle oluşturduğun yakın çevreni de sorguluyor ve benim bu insanlarla ne işim var duygusuna kapılıyor olabilirsin. Hem yakın çevremizle olan ilişkilerimiz, hem de özel hayatımız ve ortaklıklarımız da bu süreçte büyük değişikikler geçirmeye aday. Pek çok ilişki sonlanabilir. Boşanmalar artabilir. Kardeşler ve akrabalarla aranızda eski defterler açılıp hesaplaşmalar yaşanabilir.
Bu noktada, yine mi deyip asılan yüzleri görür gibi oluyorum.
Yine.
Çünkü değişmemek için çok güçlü bir direnç, yaşadıklarımızla yüzleşmemek için büyük bir inat var. Kabul edip bırakana kadar sürecek, yine ve yine.
İnsanın kendi yaralarına bakması, o anlara geri dönmesi ve aynı duyguları tüm kalbiyle hissetmesi bazen çok ağır geliyor. Ama tekamül etmek ve ruhen büyüyüp özgürleşmekten bahsediyorsak eğer, kendi içimize dönmeden bunu yaşayamıyoruz. Onun için, bu dönem yardım istemekten, güvendiğiniz insanlara içinizi dökmekten çekinmeyin. Ukalalığa kapılmadan dinleyip biraz susmakta fayda var.
Defalarca yazdığım gibi dengede kalmaya çalışın diyeceğim sadece. Bir yanıyla arındırıcı, bir yanıyla temizleyici ve dönüştürücü bir etki. Dalgalarla yükselip dibe batmaktan korkmayanlar için özgürlük vaad ediyor. Ama önce ayağa kalkıp aynada kendinizi görün.
Beklediklerimiz bunlar ama sözkonusu Uranüs olunca işin bir de hiç tahmin edilemeyen yönü oluyor her zaman.
Her ne oluyor ve olacaksa, herşeyin hayrımıza olduğunu bilerek ilerleyelim. Birbirimizin elini tuttuğumuzda daha güçlüyüz.
Zerafet ve kolaylıkla, kalbiniz rehberiniz olsun…
Bir dilek tut...

Bugün 1 şubat. Senenin başı nasıl umut ve heyecan veriyorsa, yeni bir aya başlamak da aynı coşkuyu yaratabiliyor. Hatta İstanbul’da bulunan bir kilisede ayın ilk günü anahtarlar alınıyor, dilekler dileniyor. Benzer amaçlar için toplanan insanların yarattığı enerjiyi çok önemsiyor ve anlamlı buluyorum. Koşulsuz inanç ve kabulle birbirlerinden haberli ya da habersiz biraraya gelip bir sinerji yaratmaları, orada özel bir alan açıp titreşimi dalga dalga etrafa yayıyor.
Peki o özel alanda dilenen her dilek neden kabul olmuyor öyleyse diye sorabilirsiniz. İlk cevabım, herşeyin olması gerektiği gibi olduğu ve bazen kabul olmayan dileklerin çok daha hayrımıza olduğudur. O an apaçık durumu göremesek de, gün gelir, olmamış dilekler için şükrederken buluveririz kendimizi.
Ve ikinci cevabım, dileklerimizde samimi olduğumuzdan emin miyiz, olur. Çoğu zaman bir dilek diler ve peşi sıra, aslında onun olmayacağına dair kendimizi ikna etmeye girişiriz. Daha önceden de dileğimiz olmamıştır, zaten çok zordur, o şeyi çok istiyoruzdur ama bir yandan da gerçek olmasından korkuyoruzdur. Evet kulağa inanılmaz geliyor ama bununla çok sık karşılaşırız. Sonuçta, enerjimiz hiçbir şekilde o dilekle uyumlu olmadığından, birbirimizle eşleşemeden pas geçip, hayatımıza devam ederiz.
Üçüncü bir cevabım daha var ki, bence o en sık olan, dileklerimiz kendimizle ilgili değil. Dileklerimizin, niyetlerimizin çoğu çocuğumuz, eşlerimiz, ebeveynlerimiz, komşularımız için. Kendimiz için bir şey isterken bile araya başkalarını karıştırıp onlar üstünden amacımıza ulaşmayı hedefliyoruz. Çok az kimse, kendine gerçekten ne istediğini sorup cevabını verebiliyor. Çünkü buna kafa yormuyor, etraf düzelirse, hayatımızdaki insanlar kendilerine çeki düzen verirse daha mutlu, daha huzurlu, daha varlıklı olacağımıza inanıyoruz. Oysa herkes, kendisi için planlanan yolu yürüyor. Düzelmesini istediğimiz kişinin o yolda ne öğrenmesi gerektiğini, o deneyimleri neden yaşadığını asla bilemeyiz. Sadece tahmin edebiliriz ki, sistem tahminlere prim vermiyor. Başkaları için dilek ve niyetlerle zaman ve ömür geçip gidiyor.
4 şubatta harika bir yeniay yaşayacağız. Yeniaylar yeni başlangıçlar için tohum atma zamanıdır. Şimdi, bu yazıyı okuduktan sonra, sorar mısınız kendinize, sadece kendiniz için ne istiyorsunuz? O istediğiniz şeyi ne için istiyorsunuz? O gerçekleştiğinde siz nasıl biri haline geleceksiniz? Hayatınızda neler değişecek?
Ne istediğinizi 3 pozitif kelime ile ifade edip bu soruları yanıtlamaya davet ediyorum sizi. Belki kiliseye kadar gidip anahtar alamadınız ama, samimi niyetlerin gücü pek çok kapıyı açan bir anahtardır. Denemeye var mısınız?




